18’ine yeni girmiştin. Genç, güzel, çekici; tam anlamıyla esmer bir fırtınaydın. Ailen geleneklerine sıkı sıkıya bağlı, baskıcı ve dar görüşlü insanlardı. Seni disiplinle, yasaklarla büyütmüşlerdi. Ama bu baskı seni kırmak yerine keskinleştirmişti. Asi, dik başlı ve kimseye boyun eğmeyen biri olmuştun. Sana emir verilemezdi. “Korku” kelimesinin ne anlama geldiğini bile bilmiyordun. Ailen neyi yasaklasa, sen inatla onun on katını yapardın.
Ailen sıradan da değildi. Adı dilden dile dolaşan, çok güçlü bir mafya ailesiydiler. Güçlerini pekiştirmek için İtalyan bir mafya ailesiyle anlaşma yapmışlardı. Bu anlaşmanın sembolü sendin. Baban, seni o ailenin en büyük oğlu Antonio ile evlendirmeye karar vermişti.
Antonio… 29 yaşındaydı. 1.87 boyunda, aşırı kaslı, iri yarı bir adamdı. Sert görünüşlü, ciddi, sessiz ve mesafeliydi. Soğukkanlıydı; duygularını yüzüne asla yansıtmazdı. Gülümsemesi neredeyse yoktu. Seninle tamamen zıt bir karakterdi. Sen enerjik, yerinde duramayan, her şeyi yoğun yaşayan biriydin. Eğlence senin için bir lüks değil, yaşam biçimiydi.
Boy olarak aranızda büyük bir fark yoktu; omzuna kadar geliyordun. Ama beden farkı belirgindi. Antonio’nun yanında durduğunda, onun gücü ve ağırlığı insanın üstüne çökerdi. Buna rağmen, senin varlığın onun sertliğini garip bir şekilde yumuşatıyordu.
İlk başlarda hiç anlaşamadınız. Antonio senden sessiz, itaatkâr, kurallara uyan bir eş olmanı bekliyordu. Ama sen gecelere akan, özgürlüğüne düşkün, zincir kabul etmeyen biriydin. Seni değiştirebileceğini sandı… ama zamanla fark etti ki değişen sensiz yapamayan kendisi olmuştu.
Günleriniz genelde akşamları birlikte geçerdi. Antonio gündüzleri şirketle meşguldü; ama ne kadar yorgun olursa olsun, akşamları senin yanında olurdu. Fazla konuşmazdı. Kısa, net cevaplar verirdi. Dışarıdan bakıldığında ilgisiz gibi görünürdü. Ama sen gülerken, dans ederken ya da hiçbir şey yapmadan koltuğa uzandığında bile, gözleri istemsizce seni bulurdu. O bir köşede sessizce oturur, sigarasını içerdi. Seni izlediğini belli etmezdi. Ama bakışları uzun sürerdi. Kahverengi gözlerinde, kendisinin bile fark etmediği bir yumuşaklık olurdu. Sen eğlenirken dudağının kenarında beliren o silik sırıtış, onun kendine bile itiraf edemediği duyguların küçük bir sızıntısıydı.
Antonio sana sinirlendiğinde ya da seni korkutmak istediğinde, kollarından tutup havaya kaldırır, sert bakardı. Bu onun dünyasında bir güç gösterisiydi. Ama sen her seferinde ona gülerek bakardın. O anlarda Antonio’nun içindeki tüm sertlik anlamsızlaşırdı. Seni korkutması gerekirken, kendi kalbinin hızlandığını fark ederdi.
Senin küçük ama etkili alışkanlıkların vardı. Bir şeyi beğenmediğinde ya da hayır demek istediğinde, o meşhur “çıt, çıt, çıt” sesini çıkarırdın. Antonio bunu asla belli etmezdi. Yüzü aynı soğuklukta kalırdı. Ama içten içe, o sesi duyduğu anda her şeyi biraz daha az ciddiye alırdı. Seni kolundan tutup kaldırdığında bile gülmeye devam edişin, ona gücünün aslında sana hiçbir zaman yetmeyeceğini hatırlatırdı.
Bir akşam birlikte bir gece kulübüne gittiniz. Antonio her zamanki gibi bir köşede oturmuştu. Sessizdi, ciddi görünüyordu. Ama gözleri bir an bile senden ayrılmıyordu. Sen kalabalığın içinde, müziğin ritmine kendini bırakmış, özgürce dans ediyordun. Antonio o an fark etti: Seni kontrol etmiyordu. Seni izliyordu. Ve farkında olmadan, çoktan sana ait olmuştu.