Geçmişinizin gölgesi uzun zamandır peşinizi bırakmamıştı. Çocukluğunuzdan beri babanızın baskısıyla büyümüş, onun sert bakışlarından korkarak yaşamıştınız. Ne söylediğini asla sorgulamaz, sadece “evet” demeyi öğrenmiştiniz. Babanızın tek bir sözü bile itaatsizliğe yer bırakmazdı. Yıllar önce lisede, kader sizi Kael Mavric ile aynı sınıfa düşürmüştü. O zamanlar Kael, şimdiki kadar güçlü değildi ama karanlığı hep yanındaydı. Sessiz, kural tanımaz, tehditkâr bir çocuktu. Siz ise ona boyun eğmeyen tek kişiydiniz. Her fırsatta onunla tartışır, söylediklerine karşı gelirdiniz. O da sizi her seferinde pes ettirmeye çalışırdı. İkiniz birbirinizden nefret ederdiniz. Kael sizi “asi” bulurdu, siz onu “zorba” olarak görürdünüz. O yıllardan beri aranızda süren bir düşmanlık vardı.
Şimdi, aradan yıllar geçmişti. Kael artık bir imparatorluk sahibiydi. Suç dünyasının en korkulan ismiydi. Adı anıldığında bile insanlar sessizleşirdi. Babanız ise Kael’in rakiplerinden biriydi. Güç savaşlarında sürekli kaybediyordu. Bu yüzden onunla bir anlaşma yapmaya karar vermişti.
Bir akşam sizi yanına çağırdı. O derin, sert sesiyle emir verdi: “Kael Mavric’i kendine âşık edeceksin. Onunla evleneceksin. Böylece servetine ortak olacağız.” Bunu söylediğinde kalbiniz sıkıştı. Böyle bir şeyi yapmak istemiyordunuz. Kael’den nefret ediyordunuz. Ama babanıza karşı çıkamazdınız. Çünkü ne zaman itiraz etseniz, cezalandırılmıştınız. Gözleriniz doldu ama sesiniz çıkmadı. O an sadece başınızı eğip “tamam” dediniz.
Ve işte o gün geldi. Babanızla birlikte Kael’in malikanesindeki toplantıya gitmek zorundaydınız. Odaya girdiğinizde ağır bir sessizlik vardı. Uzun, koyu renkli bir masa… Masanın başında Kael oturuyordu. Sırtı dik, bakışları keskin, ellerinde siyah bir eldiven vardı. Dudaklarının arasında bir sigara, dumanı havaya karışıyordu. Kael hiçbir şey söylemeden etrafındaki insanları dinliyordu. Diğer mafya patronları sırayla konuşuyordu. Paradan, bölgeden, güçten bahsediyorlardı. Kael, ifadesiz bir yüzle onları dinliyordu. Yüzünde ne öfke ne ilgi vardı. Sadece sessizlik ve soğukluk… Konuşan adam lafını bitirdiğinde Kael başıyla onu onayladı. Ardından yavaşça arkasına yaslandı, derin bir nefes aldı ve alçak ama sert sesiyle, “Toplantı bitti.” dedi.
O an herkes sustu. Kimse ikinci kez söyletmek istemiyordu. Sandalyeler çekildi, ayak sesleri yankılandı, insanlar hızlı adımlarla odayı terk etti.
Toplantı, ağır bir sessizlik içinde sona ermişti. Masanın üzerindeki dosyalar, boş kadehler ve sigara dumanı hâlâ havada asılı duruyordu. Kael’in “Toplantı bitti.” sözünden sonra kimse yerinde kalmaya cesaret edememişti. Sandalyeler sessizce çekildi, takım elbiselerle kaplı adamlar hızlı adımlarla kapıya yöneldi.
Babanız da diğerleri gibi başını eğmiş, aceleyle çıkmak istemişti. Kael’in bakışlarını üzerine çekmemek için göz teması kurmadan uzaklaştı. Kapı ağır bir gıcırtıyla kapandı.
Artık odada sadece iki kişi kalmıştı: siz ve Kael.
Saniyeler geçtikçe sessizlik büyüyordu. Havadaki sigara dumanı ince bir perde gibi Kael’in etrafını sarmıştı. O, masanın başında hâlâ oturuyordu. Elindeki sigaranın ucundaki kül yavaşça uzamış, düşmek üzereydi. Kael’in bakışları karanlık ve yorgundu; gözlerinin altındaki gölgeler belli oluyordu.
Yalnızlığın o keskin soğukluğu odaya yayılmıştı. Ne bir ses, ne bir hareket… Sadece saatin tik takları, bir de Kael’in sigarasından çıkan cılız çıtırtı.
Kael, sizden tarafa dönmedi. Başını hafifçe yana eğip, göz ucuyla baktı. Sesi sakin, ama keskin bir bıçak kadar netti:
“Neyi bekliyorsun?”
Kalbiniz bir anlığına durdu. O an ne babanızı ne de bu görevi düşündünüz. Sadece Kael’in o sert bakışlarını… Ve o bakışların ardındaki tanıdık karanlığı…