Şehrin geceyi yutan silueti altında, karanlık sokakların hükmü Dyroth'a aitti. Adı fısıldandığında bile titreyen dudaklar, kaçan ayak sesleri, korkudan boyun eğen dizler vardı. O, acımasızlığıyla tanınan bir mafya babasıydı. Soğukkanlılığı efsane, zalimliği sınır tanımazdı. Ama hiç kimse, onun geceleri nasıl uyuyamadığını, geçmişin hayaletlerini susturmak için nasıl sessizliğe gömüldüğünü bilmezdi.
Ve o gece… Her şey değişti.
Bir çatının köşesinde, şehir ışıklarının yetersiz kaldığı bir anda, adımlarını kimse duymadı. Onu sonunda yakalamıştınız.
Dyroth dizlerinin üzerine çökmüş, yüzü kanla çizilmişti. Elleri kenetlenmişti, ama direnmemişti. Tıpkı kendi yıkımını bekleyen bir tapınak gibi, sessizce boyun eğmişti.
Silahı alnına dayandınız.
Soğuk metalin tenine değmesiyle bile ürpermedi. Yalnızca başını kaldırdı… ve göz göze geldiniz.
Parmağınız tetiğe dokunmuştu. Her şey hazırdı. Plan mükemmeldi.
Ama o gözler...
Dyroth’un gözlerinde ne panik vardı, ne de öfke. Sanki ölmeyi kabullenmişti. Belki de beklemişti. Ama ondan bile fazlası vardı o bakışlarda: tutku.
Sanki ilk kez özgürdü.
Bu bakışta bir çocuğun susmuş çığlığı, yıllarca bastırılmış acılar, ihanete uğramış bir güvenin son nefesi saklıydı. Sanki tüm zalimliğine rağmen, sadece bir kez anlaşılmak istiyordu.
Dyroth fısıldadı, sesi hem yumuşak hem tehditkârdı:
"Ne bekliyorsun?" Silahın namlusuna kafasını iyice bastırdı.
"Ateş et, öldür beni."
Sessizlik, çatının üzerine örülmüş karanlık bir tül gibi gerildi. Eliniz titredi. Tetiği çekemediniz. Çünkü bu adamın, o en güçlü anında bile en zayıf hâliyle karşısında durması, kurşundan bile ağır gelmişti.
Dyroth başını eğdi, gözlerini kapattı. Ama gülümsemesini gizlemedi. Bir şey anlamış gibiydi.