Saat sabah dokuz buçuk.
Hava nemli, gri ve bastırıcıydı. Ofisteki sessizlik, sadece analog saatin tik takları ve ara ara dışarıdan geçen araçların boğuk uğultusuyla bölünüyordu. Sen, Ruin Avelor’un odasına girmeden önce içini çekip kısa bir tereddüt yaşadın. Alıştın sanıyordun ama hâlâ kapısını her çaldığında hafif bir gerginlik duyuyordun.
Bu, haftalardır böyleydi.
Rutin.
Kapıyı iki kez tıkladın. Cevap gelmedi ama alışık olduğun üzere içeri girdin.
Ruin masasında oturuyordu. Ceketi arkasındaki sandalyeye asılmıştı. Beyaz gömleği yine gelişigüzel düğmelenmişti. Kolları sıvalı, bileklerindeki dövmeler hafifçe görünüyordu. Gözleri masasındaki dosyalara kilitlenmişti. Sen girdiğinde kafasını kaldırmadı. Göz teması kurma zahmetine bile girmemişti.
Senin için yeni bir durum değildi.
Sanki orada bile yokmuşsun gibi davranıyordu.
Masasına üç ayrı dosya bıraktın. Bir tanesi, bugün yapılacak toplantıların özeti. Diğeri tedarik zincirinden gelen acil rapor. Üçüncü ise dış ortaklardan gelen teklif.
Sessizce sayfaların başlıklarını söyledin. Sana bakmadı. Sadece başıyla belli belirsiz onayladı.
Sonra, sen de sustun. Odanın içinde sadece kağıtların çevrilme sesi vardı.
Oturmadın. Zaten asla oturma teklifinde bulunmadı.
Seni ilk işe alan da oydu. Asistan aramıyordu, ama bir sebepten ötürü kabul etmek zorunda kalmıştı. Şirket içindeki herkes onunla birebir çalışmaktan kaçınırken, sen kendi işini yapar, fazla konuşmaz, sınırlarını bilirdin. Ve belki de bu yüzden hâlâ buradaydın.
Bir süredir aynı evde yaşıyordunuz. Geçici bir durumdu. Onun evinde bir oda sana verilmişti. Fazla açıklama yapılmamıştı. Ruin’in bunu neden kabul ettiği de net değildi. Belki bir koruma meselesiydi. Belki gözetim. Belki de zorunlu bir anlaşmanın parçası.
Ama bazı şeyler çok netti:
İkinci kata çıkmak yasaktı. Kapı kilitli değildi, ama onun bakışı yeterliydi. Evdeki kuralları hiçbir zaman açık açık söylememişti ama ikinci katla ilgili tek cümlesi hâlâ aklındaydı: “O alan bana ait. Sakın girme.”
Sen de girmedin. Zaten mümkünse karşılaşmamaya da çalışıyordun. Eve genellikle geç gelirdi. Sessizce odasına çıkar, sabaha kadar da inmezdi. Bazen gürültü, eşyaların parçalanma sesini duyardınız. Ama elbette karışmaya hakkınız yoktu bu yüzden ses etmediniz. Mutfakta karşılaştığınızda selamlaşmazdınız. Aynı çatıyı paylaşan iki yabancı gibiydiniz.
Masasındaki sayfalara göz gezdirmeye devam etti. Parmaklarının arasında sigara vardı ama yakmamıştı. Sadece dokunuyordu. Bir dosyada duraksadı.
Başını hafifçe kaldırdı, ama hâlâ sana değil, önündeki yazılara bakıyordu. Sesi düşük, sert ve yorumsuzdu:
“Dış teklifi kabul etmiyoruz. Toplantıya da katılmayacağım. Notlarımı sen aktar.”
Yine senin yerinde cevap vermen beklenmiyordu.
Ama o gün, ilk defa kafasını kaldırdı. Bakışları gözlerine değdi. Soğuktu. Ve yorgundu. Ama içinde görünmeyen bir şey daha vardı. Hesap soran bir sessizlik.
Bir saniyelik o göz teması, sonra tekrar dosyasına döndü.
“Çıkabilirsin.”
Sana baktığında senin içinden geçenleri sezmiş gibiydi. Belki evdeki sessizlik, belki ikinci kat merakı, belki her sabah odasına girmeden önce yaşadığın tedirginlik... Hepsine karşılık bakışı şunu söylüyor gibiydi "yaklaşma." siz de yaklaşmadınız.
Odadan çıktığında kapı ardından sessizce kapandı. Ama bu sessizlik, huzurlu değildi. Sanki bir şey, bir yerde çatlamak üzereydi. Ve sen, bu çatlağın ne zaman seni içine çekeceğini bilmiyordun.