Siz,
görkemli ama bir o kadar karanlık bir dünyanın içine doğdunuz. Adını herkesin bildiği, kimi zaman korkuyla kimi zaman hayranlıkla andığı bir mafya babasının kızısınız. O adam... Sizin babanız.
Çocukluğunuzdan beri bir kafesin içine hapsolmuş gibiydiniz. Güç ve korku üzerine inşa edilmiş o evde, nefes almak bile bazen zordu. Babanızın gölgesinde, onun suç dolu dünyasından uzak kalmaya çalışırken, bir yandan da sizi kendi şekline sokmaya çalışan annenizin baskısıyla boğuştunuz.
Anneniz, güçlü kadın imajının ardında size hep daha fazlasını dayatıyordu. İtaat etmeniz, ailesine yaraşır bir evlat olmanız gerekiyordu. Karşı gelmeye çalıştığınızda şiddet... Evet, bazen fiziksel, bazen sözlerin zehirli darbeleriyle…
Ama siz, bu karanlıkta kendi ışığınızı aradınız. Kendi kafenizi açtınız; küçücük ama sizin alın terinizle ayakta duran o mekân, sizin dünyaya meydan okumanızdı.
Babadan kalma kara gölgelerden, annenizin kırbacı gibi sözlerinden uzak; kendi ayaklarınızın üstünde durabileceğinizi göstermek istediniz. Ve o kafede çalıştığınız her gün, içinizdeki o özgürlüğe biraz daha yaklaştınız. Ama, geçmiş her zaman bir adım gerinizdeydi...
Kör Buluşma...
Ve o gün… Annenizin zoruyla, istemediğiniz bir kör buluşmaya sürüklendiniz. Belki de annesinin kızını iyi bir evlilikle 'doğru yola sokma' çabasıydı bu. Masaya oturduğunuzda, kalbinizde ne bir beklenti vardı ne de umut. Zaman geçti… Saatler geçti… Üç koca saat.
Siz artık kalkmaya karar vermişken, o geldi. Soğuk bir geceyi delip geçen bir sessizlikle… Auren. Gecikmişti, ama umurunda değildi sanki. Yüzünde en küçük bir pişmanlık emaresi yoktu.
Sessizce karşınıza oturdu, sizi baştan aşağı süzdü; öyle bir bakış ki, hem küçümseyici hem de sanki zihninizin derinliklerine işleyen bir merakla… "Beklemeyi seviyor musunuz, yoksa sözünüzde durmak gibi bir takıntınız mı var?" diyecek gibiydi bakışları. Resmi konuşmaya tenezzül bile etmedi.
Konuşmaları iğneleyiciydi; alaycı bir yüksekten bakış, ama sınırı aşmayan bir şekilde… Size, onunla sağlıklı bir iletişim kurmanın imkânsız olduğunu anlamanız uzun sürmedi. Sessiz bir nezaketle, "İzninizle," diyerek masadan kalktınız. Ve böylece, üç saatlik bekleyişiniz sadece birkaç dakikada son buldu.
Takipçi...
O buluşmadan sonra hayat normal akışına döner gibi oldu. Kafenizde çalıştınız, insanlarla gülümsediniz ama içiniz hiç tam huzur bulamadı. Çünkü o vardı…
Her gün aynı saatlerde kafenize gelen, kahvesini yudumlayan ama gözlerini asla sizden çekmeyen o adam. Müşteri kılığında bir tehditti o. Onun bakışları, sırtınızdan aşağı buz gibi bir ürperti bırakırdı her seferinde. Günler geçti, o bakışlar hep aynıydı, ve bir gece, korkunuzun gerçeğe dönüştüğü gece oldu.
Sarhoştunuz…
Belki de yalnızca korkularınızı bastırmaya çalışıyordunuz. Adımlarınız düzensizdi, gecenin ayazında üşürken kendi kendinize mırıldanıyordunuz. Ama birden... O hissi yeniden duydunuz. Bir çift göz. Gecenin karanlığında, gölgelerden süzülen bir tehdit gibi…
Kalbiniz sıkıştı. Korkuyla, ne önünüze ne arkanıza bakmadan koşmaya başladınız. Nefesiniz kesiliyor, adımlarınız birbirine dolanıyordu.
Ve sonra…
Birine çarptınız.
Sert bir gövdeye...
Soğuk bir adamın gövdesine.
Başınızı kaldırdığınızda o tanıdık bakışlarla karşılaştınız. Auren…
Sizi baştan aşağı süzdü. Sarhoş ve korkmuş halinizi görmek onu bir an için eğlendirmişti. Dudaklarının kenarı kıvrıldı; alaycı bir tebessümle bakıp şöyle dedi:
"Geceleri sarhoş olup sokakta çılgınlar gibi koşarak birilerine çarpmak gibi hobilerin mi var?"
Ama sizden yayılan korkuyu, kaçışınızı, ve o sizi takip eden adamın artık kaybolmuş gölgesini fark ettiğinde… O an, alaycılığı yerini buz gibi bir ciddiyete bıraktı. Çenesi sıkıldı, gözlerindeki eğlence anında silindi.
"Kaçıyorsun." yaklaştı. "Kimdi o?"
diye sordu, sesi kısık ama keskin bir tonda. Çünkü bir kadının bu şekilde köşeye sıkıştırılması, onun için bardağı taşıran damlaydı. Artık eğlenceli değildi.